117 Yıl Sonra Reval Görüşmesini Hatırlamak
Rus Çarı II. Nikola ile İngiltere Kralı VII. Edward, 9 Haziran 1908 günü Estonya’nın Reval liman şehrinde bir araya gelerek Osmanlı İmparatorluğunun kaderine karar verdiler.
Rus Çarı II. Nikola ile İngiltere Kralı VII. Edward, 9 Haziran 1908 günü Estonya’nın Reval liman şehrinde bir araya geldi. Osmanlı İmparatorluğu Sultan II. Abdülhamit iktidarının 32.yılını yaşamaktadır. İngiltere, kendisine en büyük tehdit olarak gördüğü, okyanuslara çıkmak ve sömürgelerde kendine yer edinmek isteyen Alman İmparatorluğunu kıtaya itmek ve ilerlemesini durdurmaya odaklanmıştır. Acilen yeni müttefiklere ihtiyaç duymaktadır.
Rusya- İngiltere Yakınlaşması
İngiltere, 1905 yılında Entente Cordiale ile Fransa’yı yanına çekmişti. Sıra Rusya’daydı. O da ikna edilirse Almanya’yı iki cepheli bir harpte yenmek mümkün olabilirdi. Böylece Birinci Dünya Savaşına giden yolun taşları döşenmeye başlamıştı. Bu ikilinin, gizli bir toplantıda Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini tartıştıkları, Rusya’yı yanına çekmek isteyen İngiltere’nin Çar’a Osmanlı toprakları ve boğazlar üzerinde nüfuz kurmayı vadettiği Avrupa basınında yer aldı.
Gelişmelerden Haberi Olmayanlar.
Osmanlı’da II. Abdülhamit döneminin polis ve sansür devleti uygulamalarının en yoğun olduğu bir dönemde, Reval görüşmesinin ilk yankıları Batı’ya açılan en önemli kapı olan Selanik şehrinde ittihatçılar arasında duyuldu. Tarihçi Cemal Kutay tarafından derlenerek, 1992 yılında yayımlanan 5 ciltlik Rauf Orbay hatıratının 1. Cildi o günleri anlatıyor. (Osmanlı'dan Cumhuriyete Yüzyılımızda Bir İnsanımız- H. Rauf Orbay (1881-1964) Hayat Hatıraları, Promat Yayınevi) Rauf Orbay, Malta sürgünündeyken kaleme aldığı hatıratında “Reval buluşmasını, binbaşı rütbesinde bir deniz subayı olarak, o dönem üyesi olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin toplantısına katılmak üzere bulunduğu Selanik’te öğrendiğini” ifade ediyor. Duyduklarından dehşete düşüyor ve İstanbul’a döndüğünde duyduklarını Bahriye Şura Başkanı olan babası Koramiral Mehmet Muzaffer Paşa ile tartışıyor. Paşa, Çerkez göçü ile İstanbul’a gelmiş denizci bir ailenin çocuğu; sadece Bahriye Mektebini değil, İngiltere’de katıldığı ihtisas kursunu 72 yabancı içinde birinci bitirmiş çok başarılı bir subay. Başkanlığını yaptığı Bahriye Şurası, Bahriye Nazırlığından sonra en önemli ikinci makam. II. Meşrutiyetin yani Hürriyet Devrimi’nin ilanına bir ay kala babası oğlunun anlattıkları üzerine hatıratın 1. Cildi sayfa 507’de kayda geçen aşağıdaki yorumu yapıyor: “Seni bu ikazımla tercih ettiğin yolda ümitsizliğe sevk etmek istemem. Vatanı kurtarmak için elimizden gelen ve hayrına inandığımız her şeyi yapmak bizim namus, can ve kan borcumuzdur. Fakat dikkatli olmak, bilhassa İstanbul muhitinin şu son zamanlarda ahlaken çok düştüğünü (jurnalcilik kastediliyor), senin ve arkadaşlarının unutmaması lazım! Bana bu anlattıklarından memleket müdafaasının büyük mihraklarından birisi olan Bahriye Şurası’nda dahi tek kelime bahsedilmiyor. Bunun ancak Sadrazam Paşa, Hariciye Nazırı Paşa ve kısmen de Mabeyni Hümayunda (Padişah’ın Özel Kalemi) duyulduğuna ve bilindiğine kaniyim. Fakat bu şekilde tefsir edilse dahi, Zat-ı Şahane’ye (Padişah’a) kimsenin söyleyebildiğine kani değilim.’’ Korkunç bir sansür altındaki İstanbul basınında Reval buluşmasına dair tek satır haber yoktur. Sadece bu buluşma değil, II. Meşrutiyetin ya da Hürriyet Devriminin ilanına neden olacak Makedonya’daki gelişmeler ve hareketlilikten de bahseden yoktur. Basında muhtemelen ortak bir merkezden çıkmış aşağıdaki haber yer alıyordu. “Saye-i Şahanede, memlekette mutlak emniyet ve sükûn berdevamdır- "Padişahın gölgesinde, memlekette mutlak güvenlik ve huzur devam etmektedir."
Hasta Adama Çullanma Başlıyor.
Osmanlı için Hasta Adam terimi Rus Çarı I Nikola tarafından 1850’lerde ilk kez kullanılmıştı. Temel nedeni Osmanlının gerileme ve çöküş dönemine girmiş olmasıydı. 18.yüzyıl son yarısından sonra söz konusu terimin ortaya çıktığı 1850 yılına kadar batı ile her alanda arası çok açılan Osmanlının özellikle denizde yaşadığı ilk büyük baskın olan 1770 Çeşme baskınından sonra sırasıyla Kırım’ın, Yunanistan’ın, Cezayir’in kaybı ile Balkanlarda yaşanan toprak kayıpları büyüktü. Ordu ve Donanmasının batı karşısında zayıf kalması ile gericilik ve tarikatlar üzerinden yayılan öğretilerle aklın ve düşüncenin yerlerini hurafelere ve dini taassuba bırakmış olması milleti ve devleti kemiriyordu. Birinci ve İkinci Sanayi Devrimlerini kaçırmış olması nedeni ile batı ile arasındaki muharebe yeteneği makası her gün büyüyordu. 1876 sonrası Jön Türklerin ortaya çıkması bu gerici gidişe dur demek içindi. Diğer yandan zayıflayan devlet uzak diyarlardaki vatandaşlarını koruyamıyordu. Hasta Adamın büyük şehirlerine başta Balkanlar olmak üzere kaybedilen topraklardan muhacirler akın ediyordu. Hasta adam muhteşem bir coğrafyada eşsiz kaynaklar üzerinde oturuyordu. Emperyalizm onu çoktan hedefine almıştı. Birçok tarihçiye göre II. Meşrutiyetin yani Hürriyet Devriminin fitilini ateşleyen olay Reval görüşmesiydi. Bu görüşme her ne kadar nihai ve bağlayıcı olmasa da halk arasında Osmanlı topraklarının büyük güçler arasında paylaşım kararının alındığı ve Makedonya’nın İngiltere ve Rusya arasında paylaşılacağı haberleri yayılmıştı. Nitekim Reval’den 3 hafta sonra Makedonya’da isyan başladı. Daha sonra 13 Nisan 1909 tarihinde tarihimize 31 Mart vakası olarak geçen gerici ayaklanması başladı. Hareket Ordusunun müdahalesi ile 27 Nisan 1909 tarihinde II. Abdülhamit tahtını Sultan V. Mehmed Reşat’a bırakarak Selanik’e sürgüne gönderildi. 2 yıl sonra 29 Eylül 1911’de Libya’yı ve 12 Adaları kaybedeceğimiz İtalya Savaşıbaşladı. Donanmasız Osmanlı Libya’da karada İtalyanlara karşı önemli taktik başarılar kazansa da neticede yenildi ve Libya ile 12 Adaları İtalya işgal etti. Bu savaş bitmeden 8 Ekim 1912 günü Balkan Savaşı başladı. İtalya ile 18 Ekim 1912 günü ateşkes yapıldı. Balkan savaşı ordunun siyasallaşması neticesinde tam bir felaketle sonuçlandı. 1908 yılında Osmanlıdan bağımsızlığını kazanan Bulgaristan’ın orduları İstanbul’un 55 km batısındaki Çatalca’ya kadar gelebilmişti. Boğazönü ve Doğu Ege adaları donanmasızlık nedeni ile Yunanistan’a altın tepside sunuldu. Hepsi birkaç ay içinde kaybedildi. Hanedanın ve İttihat Terakki’nin Birinci Dünya Savaşı arifesinde Almanya’nın müttefiki olmaktan başka çaresi kalmamıştı. 29 Ekim 1914 tarihinde kaçınılmaz şekilde müttefikimiz Almanların inisiyatifi ile Karadeniz’deki Rus limanlarını bombalayarak savaşa girdik. Başka çaremiz var mıydı? Yoktu. Londra için savaşın birinci amacı Almanya’nın Kuzey Denizi’nden Atlantik Okyanusuna çıkmasını önlemekse ikinci ve en önemli amacı Osmanlının Anglosakson hegemonya tarafından parçalanmasıydı. Reval’de Ruslara havuç olarak gösterilen Osmanlı toprakları isteseler de verilmeyecekti. Zaten 1917 Ekim ayında Rusya’da yaşanan komünist devrim her şeyi alt üst etmişti. 11 Kasım 1918 günü saat 1100’de Birinci Dünya Savaşı tüm cephelerde sona erdiğinde İngiltere hedefini gerçekleştirmişti. Almanya yenilmiş, Kayzer Hollanda’ya kaçmış, Avusturya Macaristan imparatorluğu ortadan kalkmış, Osmanlı Orduları teslim olmuştu. Rusya büyük zaferden pay almak bir yana devrim sonunda tüm cephelerde ateşkesi kabul ederek tarihinin en büyük toprak kayıplarına razı gelmişti. Rusya’da komünistlere karşı dışarıdan çarın batılı müttefik ülkelerinden 100 bine yakın işgalci güç Beyaz orduya destek vermeye gelmiş ve iç savaş 1919 yılında başlamıştı. Osmanlı da 13 Kasım 1918 sabahı 55 savaş gemisinin Boğaza gelmesi ile bir işgale uyanmış ve 1920 Ağustos’unda Osmanlı hanedanının imzaladığı Sevr Anlaşması ile bölünmeyi ve hatta ileride Asya’ya sürülmeyi kabul etmişti. Yeter ki hanedan ve sultanlık devam etsin! Ancak hesap edemedikleri Türk milleti ve önderleri Mustafa Kemal Atatürk vardı.
Reval Jeopolitiğine Hayır Diyen Atatürk ve Lenin.
Rus Çarı II. Nikola ile İngiltere Kralı VII. Edward’a inat, 26 Nisan 1920 tarihinde TBMM kurulduktan 3 gün sonra Mustafa Kemal, Lenin’e ünlü 26 Nisan 1920 mektubunu yazdı. O tarihten sonra Anadolu ve Rusya her ikisinin de maruz kaldığı emperyalist işgale karşı iş birliğine girdi. Rusya’dan 1920 Eylül ile 1922 Temmuz arasında 300 bin ton cephane batı cephesine aktı. Sonunda 1 Eylül 1922’de yüce Mustafa Kemal ordularına Akdeniz emrini verdi. 9 Eylül’de Yunan orduları arkalarına bakamadan İzmir’den kaçtı. Ne ilginçtir ki 14 yıl önce Reval’de Türk’ü yok emek için anlaşan Rus Çarı ve İngiliz Kralı tarihin yaratıcılığını hesaba katamamış olmanın bedelini ağır ödediler. Rus Romanovlar tarih sahnesinden silindi. İngilizler planladıkları savaşın Türkler yüzünden 2 yıl uzaması nedeni ile bir Pirius zaferi elde ettiler ancak hegemonyayı ABD’ye devretmek zorunda kaldılar. Artık Pax Britannica yoktu.
Atatürk Sonrası Yeni Reval’ler.
10 Kasım 1938 sonrası Türkiye’nin jeopolitik kölelik dönemi başladı. Bu kölelik döneminin yazılımında bugün de Osmanlının İngiliz ve Fransız aşığı Tanzimatçı, mütareke döneminin hem İngiliz hem Amerikan mandacı sosyo genetik kodları mevcuttur. Kodların sahibi önce Britanya daha sonra ABD’nin başını çektiği Anglosakson kimyasıdır. Bu kimyayı geçmişte Mustafa Kemal Atatürk dışında bozabilen olmadı. Türkiye, 1000 yıldır merkezinde Türk Boğazları olan eşsiz bir coğrafya mirasına sahiptir. Bu coğrafyayı ulusal güçle birleştirdiğinde imparatorluk kurabilmiş, zayıfladığında işgale uğramıştır. Son işgal ve parçalanmadan Mustafa Kemal Atatürkkurtarmış, yeni bir devlet kurmuş; askeri, ekonomik, demografik ve sınai ulusal gücü bugünle kıyaslanamayacak derecede zayıf olduğu halde 15 yıl boyunca sadece sınırlarını emniyete almakla kalmamış, Balkan Antantı ve Sadabat Paktı sayesinde Türkiye etrafında barış ve güvenlik kuşağı oluşturabilmiş, Türk Boğazlarının egemenliği ile Hatay’ı geri alabilmiştir. Onun vefatından 11 ay sonra Türkiye tarafsızlık ve tam bağımsızlık politikasını terk ederek İkinci Dünya Savaşının başlamasından kısa bir süre sonra 19 Ekim 1939 tarihinde Almanya ile savaş halinde olan İngiltere ve Fransa ile üçlü ittifak anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma Türkiye ile Kurtuluş Savaşı döneminin dost ve müttefiki Sovyetler ile arasında güvensizlik duvarı örmüş, sonuçları bugüne kadar devam eden Anglosakson emperyalizmine teslimiyete dönüşmüştür. Atatürk hastalığının son yıllarında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a şöyle demişti: ‘’Bizim şimdiye kadar izlediğimiz açık dürüst ve barışçı politika, ülkeye çok yararlı olmuştur. Arkadaşlar buna alıştılar. Gerçek ve yaşamsal zorunluluklar dışında, bu politikamız sürer gider.’’ Ancak böyle olmadı. İkinci Dünya Savaşından kısa süre önce 12 Mayıs 1939’da önce İngiltere ile daha sonra 23 Mayıs 1939’da Fransa ile bir iş birliği /yardım anlaşması imzalandı. Türkiye, ileri sürdüğü şartlarla 35 milyon pound askeri yardım desteği, 15 milyon pound değerinde külçe altın, 10 milyon pound ticaret kredisi olmak üzere Londra’dan 60 milyon pound istiyordu. İngiliz Dışişleri Bakanı Halifax’ın ifadesiyle Türkiye tarafsızlığını satışa çıkarmıştı. Bu anlaşmadan sonra Sovyetler Birliği ile ilişkiler bozulmaya başladı, bir daha düzelmedi. Bu anlaşmanın en büyük kötülüğü 15 yıl boyunca uygulanan sınır komşularımız dahil dünyanın tüm ülkelerine güven veren bağımsız bağlantısız Kemalist dış politikadan vazgeçmekti. Artık Osmanlı’nın son dönemlerinde olduğu gibi yeniden batıya bağlanma sürecine girilmişti. Dönemin Sovyet Dışişleri Bakanı Molotof o dönemi şöyle özetliyordu, (Hazal Yalın, 1939, Nota Bene Yayınevi 2022): ‘’Türkiye ihtiyatlı tarafsızlık politikasını bir yana iterek, Avrupa savaş çerçevesine girdi. İngiltere Fransa, Türkiye’yi savaşa sürüklemeye çalıştıklarından herhalde hoşnutturlar. Türkiye’nin bir gün pişman olup olmayacağını biz ileride göreceğiz.’’ Atatürk de vefatından kısa süre önce Ali Fuat Cebesoy’a şunları söylemişti (İnönü, Metin Aydoğan, Gözgü Yayıncılık,2020): ‘’Fuat Paşa, pek yakında dünya durumu mütareke yıllarından daha ciddi olacak ve karışacaktır… Avrupa’da birkaç maceracı Almanya ve İtalya’nın başında zorla bulunuyor. Karşı karşıya geldikleri zayıf devlet adamlarının halinden cesaret alıyorlar. Bunlar bir gün dünyayı karalamaktan çekinmeyeceklerdir. Eski dostumuz Rus Sovyet hükümeti acizler ve maceracıların yanlış hareketlerinden yararlanmasını bilecektir. Bunun sonucunda dünyanın durum ve dengesi tamamen değişecektir. İşte bu dönem sonrasında doğru hareket etmesini bilmeyip en küçük bir hata yapmamız halinde, başımıza mütareke yıllarından daha çok felaketlerin gelmesi mümkündür.’’ İkinci Dünya Savaşı boyunca aktif tarafsız kalmasına rağmen Ankara, Almanya kazanırken onlara; yenilirken Anglosaksonlara yakın durdu. Savaş bitince yeni Reval’ler onu bekliyordu. Nitekim Truman Doktrini gereğince ABD’nin ileri karakolu olmayı kabul ettiler. ABD hayrına Kore’ye Meclis onayı olmadan asker gönderdiler ve bunun mükafatını 1952’de NATO üyeliği olarak aldılar. Daha sonra ABD’nin kenar kuşak jeopolitiğinin gereği vekalet görevine devam ettiler. 1948’de ABD ve İngiltere himayesinde İsrail kuruldu. Bu tarihten sonra Doğu Akdeniz’de yaşanan her jeopolitik gelişme ABD ve İsrail çıkarlarına uygun sonuçlandı. Türkiye 1974’te yaşanan Kıbrıs Barış Harekâtı dışında Doğu Akdeniz’de jeopolitik çıkarlarını sağlayacak hiçbir girişimde bulunamadı. Ege ve Doğu Akdeniz’de gerek Yunan gerekse Kıbrıs Rum’u ile olan her sorun alanında NATO müttefiklerimizi karşımızda bulduk. Sovyetlere her yaklaşmada askeri darbeler ve hükümet değişiklikleri yaşandı. Önce Kemalizm sonra Atatürk’ten hızla uzaklaşıldı. Demokratik olgunlaşma ve kurumsallaşma sağlanmadan sandık demokrasisi üzerinden küçük hesaplar ile bölücü ve dinci ayrışmalara izin verildi. Dinin siyasete alet edilmesi anayasa ile yasaklanmış olsa da dinci partilere sonsuz esneklik verilerek laikliğin içi tamamen boşaltıldı. Türk üst kimliği reddedilerek etnik temelli bölücü parti ve hareketlere izin verildi. Ancak Atatürk maskesi, her kesim tarafından kullanıldı. Utanmadan ve sıkılmadan Atatürk posterleri altında bölücülük propagandası bile yapıldı. Başımıza bela edilen PKK terör örgütünü NATO’ya terör örgütü olarak kabul ettirmemiz bile onlarca yıl aldı. Kendi ellerimizle Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin 1991 sonrası oluşumuna hem askeri hem ekonomik destek sağlandı. 1980 sonrası tüm varlıklarımız neoliberal kapitalist ekonominin küresel patronlarına özelleştirme adı altında satıldı. Üretim ve tarımdan uzaklaşıldı, sıcak paraya bağımlı hale getirilen Türkiye’de orta sınıfı hızla eritildi. Devleti kişisel zenginleşme aracı yapanlar hızla çoğaldı. Bedensel refah ruhsal refahın önüne geçti. Yolsuzluk, hırsızlık, usulsüzlük, niteliksizlik, cehalet, liyakatsizlik, vasatlık, bayağılık normalleştirildi.
Bugüne Dersler.
Günümüz Türkiye’si şüphesiz Reval dönemi Osmanlısından çok farklı. En azından Mudanya Mütarekesinden sonra son 103 yıldır savaşmadık. Türkiye kullanmasını bileneler için stratejik konumu, bölgesel ve küresel dinamiklerle şekillenen, çok boyutlu (ekonomik, askeri, kültürel ve siyasi) çıkarlarla donatılmış bir aktör olarak hem Batı ile hem de diğer büyük güçlerle karmaşık bir denge stratejisi izleyebilecek her türlü olanağa sahip bir devlet. Ancak halen başta ekonomisi ve iç cephesindeki sosyal sözleşmesi olmak üzere milli gücü kırılgan durumda olan bir ülkeyiz. 1908 yılının Reval’i topraklarımızı parçalamaya yönelikti. Bugünün Reval’leri Türkiye’yi fiilen işgal etmeden zayıflatacak, büyük güç mücadelesinde Türkiye’yi kendi amaçları için kullanacak hedeflere yöneliktir. Bu süreçler kontrol edilmediği takdirde sonuçları jeopolitiğimiz açısından son derece menfi etkilere sahip olabilir. Türkiye, 1980 sonrası uygulanan ekonomik politikalar sonucu finansal döngüsü son derece kırılgan bir devlete dönüştü. 2020 sonrası ciddi bir darboğaza sokuldu. Finansal zafiyet ve sıcak para girişine bağımlılık bağımsız dış ve güvenlik politikaları uygulamayı zorlaştırıyor. Bu nedenle küresel dengelerin değiştiği, çok kutuplu dünya düzeninin başladığı yani bağımsız politikalara geçebilecek dış koşullara sahip olduğumuz bir dönemde Türkiye finansal baskılar nedeniyle jeopolitik tavizler veriyor. ABD’nin yeni ağırlık merkezini Avrupa’dan Asya Pasifik bölgeye değiştirmesi ile NATO, ciddi bir güç kaybına girmektedir. Güvenliğini ABD’ye bağlamış olan AB ise ABD’nin yeni uyguladığı dış ticaret vergileri ile ciddi resesyon tehdidi altındadır ve bu koşullarda zaten ekonomik sıkıntılar çeken halkına yüklenerek 1 trilyon avroya yakın savunma bütçe fonu yaratma peşindedir. Türkiye ise mezarlıkta ıslık çalarak çökmekte olan NATO ve AB ile bağlarını güçlendirme peşinde koşmaktadır. Bu süreçte iktidar ile muhalefetin aynı görüşte olması diyalektiğin ruhuna aykırıdır ancak ülkemizdeki durum da budur. ABD ve NATO koruması altındaki İsrail ile aramızda her zaman bir güvenlik bölgesi ve bir mania oluşturan Suriye devleti Ankara’nın büyük katkısı ile yok edildi. Suriye sınırındaki mayınları bile temizledik. Şimdi dünyanın en saldırgan ve hukuk tanımaz devleti İsrail ile komşu olduk. İsrail karşısında NATO üyesi olmamızın da bir önemi yok. Zaten gerek NATO ve ABD gerekse AB her koşulda ve durumda tamamen İsrail’in yanında. Zayıf ve kukla bir Suriye’nin İsrail’i durduracak gücü olmadığını biliyoruz. Suriye bataklığı büyüyerek başımıza ciddi sorunlar açmaya devam edecek. Bu kapsamda Fırat doğusunda YPG/PYD terör gruplarının Kuzey Irak benzeri otonom Kürt devletine dönüşmesine engel olunamıyor. Suriye’de bunlar olurken sanki PKK oradan farklı ve bağımsız bir varlıkmış gibi Türkiye’de PKK kurucusu terörist başına kurucu önder denilen bir konjonktürde Türklük, Türkiyelilik’e zorlanıyor. Gazze’de soykırım acımasızca devam ederken Türkiye, İsrail’in füze savunmasında en önemli rolü oynayan unsurların başında gelen Kürecik Radar Üssünün çalışmasına izin veriyor. ABD’nin artık İsrail’in bir vekil devletine dönüştüğü konjonktürde İran’a saldırmak için fırsat kolladığı günümüz koşullarında eğer İran -İsrail/ABD savaşı çıkarsa Kürecik Radarının İran’ın ilk imha edeceği hedef olacağı izahtan varestedir. Eğer Netanyahu her zaman olduğu gibi Trump’ı ikna edip kendi iktidarını sürdürmek için ABD-İran savaşını başlatırsa Türkiye her yönü ile bu çatışmanın dışında kalmalıdır. Bu nedenle Kürecik Radarının faaliyetine devam etmesi ciddi baş ağrısı yaratacaktır. Diğer yandan Ege ve Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın Türkiye aleyhindeki hamlelerine cevap verilmiyor. Kardeş devletlerimiz olan Kazakistan’dan sonra Türkmenistan’ın tam da Türk düşmanı terör örgütü EOKA’nın yeniden kurulduğu ortamda Güney Kıbrıs Rum Kesiminde Büyükelçilik açması diplomasi ile önlenemiyor. Libya ile yapılan deniz sınırlandırma anlaşmasını ve Libya’nın deniz yetki alanlarındaki egemenliğini yok sayacak şekilde hareket eden ve Girit güneydoğusunda Libya MEB’i içinde Amerikan Chevron firmasına Yunan’ın lisans vermesine sessiz kalınıyor. Bu durumda Yunan medyası Türkiye Libya anlaşmasının ortadan kalktığı vaveylasını yapabiliyor. 2020 Kasım ayından bu yana geçen 5 yılda Doğu Akdeniz’de ne sismik ne de sondaj çalışması yapılmıyor. Mavi Vatan sadece sloganda kalan bir eylemsizliğe dönüşmüş durumda. Halbuki Kıbrıs Rumlar bizim kıta sahanlığımıza mücavir 5 ve 6 numaralı sahalarda sondaj yapmaya devam ediyorlar. Biz ise kendi mavi vatanımız öksüzken, Somali’de sismik ve savaş gemilerimizle Somali Mavi Vatanını koruyoruz. ABD ve müttefiklerinin arasının gümrük tarifeleri yüzünden geri dönülmesi güç şekilde açıldığı, ABD’nin en yakın müttefiklerinden ekonomik ve egemenlik hakları talep ettiği; İsrail’e desteği yüzünden itibar ve güvenilirliğini kaybettiği; AB’nin her geçen gün otoriterleşen, demokrasiden uzaklaşan bir yapıya dönüştüğü; Trump’ın MAGA ulusalcıları ile Londra Finans çevreleri ve neocon ortakları arasında savaşın her geçen gün kızıştığı; Çin ile ABD arasında ticaret savaşının son perdeye eriştiği; Çin’in Tayvan’a her an için müdahale edebilecek ya da abluka uygulayabilecek konuma geldiği kısacası 1908 Reval’den çok farklı lehimizde olan bir konjonktürde neden üst üste tavizler verildiğini anlamak kolay değil. Sorun şu ki, bugün gerek doğrudan uygulamalar gerekse aleyhimize oluşan hamlelere tepkisiz kalarak takip edilen batıcı dış ve güvenlik politika uygulamaları tedbir alınmadığı sürece yeni Reval’lerin kapısını açacaktır. Yunan ve Kıbrıs Rum’unun saldırgan kışkırtıcılığının ve İsrail ile ittifak temelli yakınlaşma kuracak kadar ileri gitmelerinin temelinde yatan gerçek Türkiye’nin artık zayıf olduğu gerçeğidir. Maalesef iç siyasette 19 Mart 2025 günü başlayan yeni dönem dış rakip ve düşmanların arayıp da bulamadığı bir iç cephe ortamı sunmuştur. Büyük Atatürk şöyle diyor: Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün milletin oluşturduğu cephedir. Dış cephe, ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe mağlûp olabilir; fakat hiçbir zaman bir memleketi yok edemez. Memleketi temelinden yıkan iç cephenin çökmesidir. ¨ Muhalefet, dünya düzeninin jeopolitik ve ekonomik boyutta tamamen değiştiği bir dönemde sadece iç siyasete odaklanmamalı, etrafımızda yaşanan bunca son derece hayati gelişmeye yeni fikirler ve karşı tezler üretebilmelidir. Ancak muhalefet de iktidar gibi batıcı politikaları benimsediğinden Doğu Akdeniz, Suriye, Kıbrıs, İran’a ABD müdahalesi, Kürecik Radarının durumu, NATO ve AB’nin geleceği, Türkiye’nin Asya yüzyılında yeni jeopolitik ve ekonomik rotalara yönelişi konusunda ABD, AB ve NATO dümen suyunda rota tutmayı tercih etmektedir. Hem iktidara hem muhalefete Atatürk’ün şu sözlerini hatırlatmak isterim: ‘’Biz batı emperyalizmine karşı yalnızca kendi kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda batı emperyalistlerin bütün güçleri ve imkanlarıyla Türk ulusunu emperyalizmin amacı olarak kullanmak istemelerine engel oluyoruz, bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz.’’ (Mustafa Aydoğan, İnönü, Gözgü Yayıncılık, 2020.)



